Haber Detayı
25 Şubat 2018 - Pazar 15:41
 
Ben küçük bir kasaba çocuğuyum
Bugünki konuğumuz ...
KÜLTÜR-SANAT Haberi
Ben küçük bir kasaba çocuğuyum

 

Bugünki konuğumuz Kastamonu'nun yetiştirdiği gazeteci ve yazar Mustafa Yaşar Dilsiz.

Evet sayın Dilsiz, öncelikle sizin ağzınızdan sizi dinleyelim. Mustafa Yaşar Dilsiz Kimdir?

1973 Temmuz 10 İnebolu doğumluyum. Orhan Şaik Gökyay ve Oğuz Atay'ın doğum yeri olan ve ora ile anılan, Milli Mücadelenin en önemli âmillerinden biri ve Türkiye'nin ilk ve tek İstiklal Madalyalı ilçesi doğumluyum. Bunu her fırsatta özellikle söylüyorum. Bunu vurgulamamdaki neden ise şu:

 

İnebolu birçok değerin Anadolu'ya açıldığı kapı aynı zamanda. Çünkü bu günki durumunu göz önüne alarak dar bir vadi içerisinde sırtını dağlara yaslamış güvenilir bir liman olmanın ötesinde, ciddi bir ticari hacmi olan ve Kastamonu'yu kültürel ve diğer anlamda da besleyen birçok insanın adım attığı ilk yer. Kim bunlar: Nazım Hikmet, Bediüzzaman Said Nursi, Mehmet Akif gibi bir çoğunun geldiği yer ve İstanbul'dan işgalci kuvvetlerden elde edilen malzemenin, mühimmatın da aktarım yapıldığı ve İstiklal yolu üzerinden (bunu gururla her yerde anlattığımız) ilk adımı. Yani Kurtuluş savaşında Samsun 19 Mayıs ilçesi ilk adım olduğu gibi Kastamonu'nun İnebolu ilçesi de onunla aynı anlama geliyor. Böyle bir ilçede doğmuşum ve inşallah şehir olur..

 

Ben küçük bir kasaba çocuğuyum aslında. Bunu ben gururla söylüyorum. Bizim (Anadolu) kültürümüzde "kasaba kalmak" gibi önemli bir özellik gibi görülen bir şey var. Bu şudur: Yapısını korumak, yabancının herhangi bir şekilde oradaki genleri bozmasına müsade etmemek gibi savunma mekanizmaları güçlü, kendi içerisinde kalmayı tercih edip dışarıya açılmayarak kendi yağı ile kavrulan bir yer ve halen daha öyle. Şimdi biz yetiştiğimiz dönem itibariyle, ben 1973 doğumluyum ama bizi aslında besleyen Türkiye'nin tarihi gibi karmaşık. Çünkü dediğim gibi dış kültürü de almaya açık bir alan aslında orası. Bir zamanlar Rumların, Ermenilerin bir şekilde göç yoluyla yahut mübadelelerle gelen kişilerin Anadolu'ya dağıldığı kapı orası. Doğal olarak birçok kültür gelmiş. Bu anlamda da zengin bir kaynağa sahip. Öyle bir memlekette de, hele hele ortaya diğer isimleri çıkardığı gibi, edebiyatta, sanatta, belirli iş kollarında olduğu gibi başarılı bireyleri getirmiş, idoller oluşturmuş ve onlar da örnek alınmış.

 

Her kentin tutunduğu bir kaynak, beslendiği bir dal var. İnebolu böyle bir yer ve ben de böyle bir yerde dünyaya gelmiş birisi olarak memleketi gibi kafası karışık, halen daha toparlayamamış ve arayış içerisinde ve kaderini çizmeye uğraşan ya da kaderini anlamaya çalışan, kaderi üzerindeki gölgeleri kaldırmaya uğraşan, etrafına birşeyler vermeye gayret eden bir moddayım, geçemedik ki.. Bunun da en güzel örneği Oğuz'dur aslında (Oğuz Atay).
Oğuz Atay ne devrinde ne bugün anlaşılamamıştır ve anlaşılamamak bir anlamda Oğuz Atay olmak gibi bir durum ortaya çıkmış gibi...

 

Çok kısa bir dönem vekil öğretmenlik yaptım. Bizim memleketimizin değerli çocuklarının nâil olduğu bir şereftir, eğitim geçmişinin bulunması, eğitimcilik yapmış olması. Bunu da şu yüzden söylüyorum; öğretmenlik yapmamış birisi bu dediğim şeyi anlayamaz. Çünkü neredeyse kendi yaşıtlarınıza öğretmenlik yapıyorsunuz ve bizim de gururumuz şuydu; benim dönemimde birlikte görev yaptığımız arkadaşlarımızın büyük bir bölümü bugün belli konularda çok yetkin simler arasına girdiler. Bugün tarihçi-yazar İlyas Kara İneboluludur. Enver Paşa üzerinde araştırmalar yapan, tüm Türkiye'ye ve hatta dünyaya bununla alakalı çalışmaları yayan ve duyuran, seminerler veren, Türkiye genelinde gezen bir arkadaşımız. İlyas Hoca ile aynı dönem öğretmenlik yaptık.

 

Daha sonra kısa bir dönem İnebolu'da çeşitli işlerde çalıştım askerliğe kadar. Sonrasında Üniversite imtihanına girdik ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim Bölümü denememiz oldu, fakat orada edebiyatın ağır basması biraz da dönem şartları itibariyle, başta da söylemiştim, bizler kapalı kültür çocuklarıyız; kapalı kültür çocukları İstanbul'a gittiğinde ilk başlarda adaptasyonda sorun yaşıyor. Belli sebeplerden dolayı Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim Bölümü'nü bırakıp, daha sonra ben Sosyal Bilimleri açık öğretimden okuma kararı alıp sosyal bilimler bölümüne geçiş yaptık ve mezun olduk.

 

Bölüm bana şunu kattı: Hayata bakış açımda sosyoloji çok önemli; gittiğinizde oradaki kültürü anlayabilme adına çakraları biraz fazla açıp, sınırları zorlamamızdan dolayı da zannedersem bir tık ileri kaçmışım, orada ayar kaçmış ve halen daha o ayarda gidiyor, arayışımız devam ediyor.

 

Peki İnebolu'da Birçok önemli isim yaşamış ve gelip geçmiş; İnebolulu olup kendinize örnek aldığınız isim kim desem?

 

Belki farklı algılanabilir, ama İnebolulu olmak ile İnebolu'da doğmak benim için aynı şey değil. İnebolulu olmak için oranın kaderini yaşamak lazım. Oğuz Atay 2 yaşında iken İnebolu'dan ayrılmış, yani İnebolu'nun farkında bile olmamış. Orhan Şaik Gökyay ise doğmuş ve babasının memuriyetinden dolayı görev yeri değişip İnebolu'dan ayrılmak zorunda kalmış. Aslında bizi besleyen İnebolu'da doğanlar değil. O isimler memleketimizin markasını oluşturmak için çok önemli isimler ve iyi ki varlar. Çünkü Türk edebiyatında Oğuz Atay'ın etkisi çok. Kısacık edebiyat hayatı olmasına, yani yazarlık hayatının çok kısa sürmesine rağmen edindiği yer çok önemlidir. Oğuz Atay'ı talihsiz bir hastalıktan dolayı çok genç yaşta kaybetmişiz. Bunu sebebi aslında üzerinde çalıştığı Türkiye'nin Buhranları kitabıyla alakalıdır. Oğuz aslında bütün ruh ve beden sağlığını o çalışmalar sırasında o günkü şartları ve konjonktürel gelişmeleri nedeniyle kaybetmiş. Yani sağlığını kaybetmesine neden olmuş. Bu hastalık aslında bütün yazarlarda var ve iyi ki var. Hastalığın iyikisi olur mu ama oluyor işte. Düşünmek de hastalıktır, genelde hayvanların öyle bir hastalığı yok. Düşünmek insanlara mahsus bir meziyettir ve insan düşünür. O anlamda onlar yani yazarlar ve sanatkârlar daha fazla düşünüp -az önce de dediğim gibi- biraz daha abartırsanız hayatınız belirli bir kesintiye uğruyor. Onun dışında gurur duyduğum Orhan Şaik Gökyay, doğmuş, babasının görevi nedeniyle o da uzaklaşmış. Aslında bizi asıl besleyen İnebolulu olanlar değil. Bunun dışında her memleketin bir marka temsilcisi olmasını ister, bu çağımızın piyarı. Turizm için de bu gerekli. Türk edebiyatında çok önemli yer alan bu isimler iyi ki varlar. Oğuz Atay'ı da Orhan Şaik Gökyay'ı da anlatmama gerek yok, bu isimler ekol olmuş isimler, ama bende bir etkileri yok. Ancak bu manada bakıp etkilendiğim Cideli hemşerimiz Rıfat Ilgaz'ın etkisi vardır. Bunun sebebi birilerinin sandığı gibi Hababam'dan falan değil.. Hababam kötü bir örnektir ve hocam da kızardı, çünkü Hababam onun çok da önem vermediği, okul yıllarını anlatan günlüklerdir. Rıfat Ilgaz bir Cumhuriyet aydınıdır ve Cumhuriyet ilke ve inkılaplarını anlatıp çocukların bu şekilde yetişmesi için çabalayan bir aydındır. Bunların yanı sıra her şeyden önce lise yıllarıma dönüp benim bu edebiyat, yazarlık virüsünü kapmama sebep olan, lise yıllarımdaki edebiyat öğretmenim. Edebiyat dersleri eskiden bugünki gibi değildi. Bize tahlil ödevleri verilirdi mesela. Bizim zamanımızda internet olmadığı için araştırmalarımızı kütüphanelerde yapardık. Kütüphaneler o zamanlar aynı zamanda sohbet odaları vazifesi görürdü adeta. O zaman da gençler top peşinde giderken biz kütüphanelere gidip araştırmalar tahliller yapardık.

Bizim derdimiz anlatmak. Anlatmanın iki şekli vardır, birisi konuşmak diğeri yazmak. Bizim konuşacak kadar vaktimiz hiç olmadığı için yazmayı seçtik.

 

Sizin yayınladığınız kitaplarınız var. Bunlardan bahsebilir miyiz?

 

İlk başlarda iki kitap yayınladım. Bunlar şiir kitaplarıydı. Birisi Sürgün Düşler, ikincisi Hayalden Gerçeğe. Sonrasında bir roman yayınladık, bu roman biraz da pisikolojik tahlil kitabıydı. Bu günümüzün mevzusu olan duygu durum bozukluğu diye tabir ettiğimiz, çok sevdiğim bir arkadaşımızın hayatına mal olan bir hikayeyi romanlaştırıp daha geniş anlamda yayınladığımız bir kitap oldu. Bu kitabımın ismi ise Son Meryem.

 

Bu kitabı yazarken ve tüm kitaplarımda yaptığım birşey var, bunu da şöyle izah edebilirim; daha çok o alanda uzmanlaşmış kişilerin bilgilerine başvurarak yazmaya çalışıyorum. Bu romanımda da bu hastalığın tüm evrelerini öğrenebileceğim uzman kişilerin bilgilerine başvurdum.
Tüm bunlarla birlikte bizim asli mesleğimiz gazetecilik olması hasebiyle bütün bilgi ve birikimlerimi halka arz etmem gerektiğini düşünerek Kara Kutu'yu yayınladık. Bu aslında yaklaşık altı yüz sayfadan fazla olan, fakat vücuda geldiğinde 240-260 sayfaya kadar indirdiğimiz bir kitap oldu. Meslekte 25. yılımız olması sebebiyle Meslekte Çeyrek Falya diye yayınladığımız ve gazetecilik tevrübelerinden oluşan ve daha çok memleket tanıtımının yapıldığı ve ikinci bölümüne de deneme yazılarını aldığımız, sosyal içerik ağırlıklı bir kitap oldu.

 

Bu kitabın geliri ile ilgili öğrenciler ile ilgili bir projemiz vardı, özellikle kız öğrencilerimizle alakalı. Öğrenim görmek isteyip, imkanı olmayan tespit ettiğimiz arkadaşlara ailelerinin bile bilgisi olmadan, kendi içimizde çözerek, eğitimlerine destek olmak için elimizden geleni yaptık. Zira eğitim bizim için olmazsa olmazdır.

 

Mustafa Yaşar Dilsiz Gazeteciliğe Kastamou'da başladı ve bir vesile ile İstanbul'a gitti, orada da gazeteciliğe devam etti. Hali hazırda yine gazetecilik ve yazarlık yapıyorsunuz. Yeni bir kitap da çıkardınız. Peki Kastamonu'da gazetecilik yapmak ile İstanbul'da gurbetçi olarak gazetecilik yapmak arasında fark var mıdır, varsa nedir?

 

Gazetecilik her zaman zor bir iş aslında. Şayet doğru konumlandırmazsanız kendinizi, ilkeleriniz yoksa ve herkesin gazına geliyorsanız, ilkeli bir şekilde yola çıkmıyorsanız bilin ki birilerinin atına bindiniz ve nerede ineceğiniz belli olmaz. Çünkü o atı siz kullanmıyorsunuz. İş kazasının en çok yaşandığı mesleklerden biri gazetecilik. Benim şöyle bir şansım vardı ve ben bunu her yerde söylerim; bugün halen hayatta olan Yeni İnebolu Gazetesi'nin sahibi Fethi Yıldırım abinin yanında yetiştim. O kendine şöyle bir düstur edinmiş; "Kalemine sahip çık; kır, ama satma." Sedat Simavi'nin sözüdür. İkinci olarak; okul söyleşilerine de gittiğimde genç kardeşlerime de bunu hep anlatırım: Mete Akyol diye bir adam var, bu adam da gazeteci ve yazar. Mete Akyol der ki; "Benim doğduğum, geliştiğim ve eğitim çağına kadar geldiğim dönemde, ülkenin çocukların tümünü eğitecek durumu yoktu, devlet burs veremiyordu, bunun yerine başarılı öğrencilerin arasından seçme her köyden bir çocuk, iki çocuk alıp, okutup yurt dışına da gönderir, geliştirir ve ülkesine hizmet etmesini beklerdi. Ben de köyümde yaklaşık yirmi çocuk arasında bir çocuktum ve orada birilerinin hakkını yemiş olmamak için, o diğer çocuklar adına daha fazla üretmek, çalışmak ve uyarmak zorundayım." 

 

Gazetecilikte de ilke edindiğim şey, bugün karnını doyuracağın mevzunun, yarın farklı algılara yol açacak hale gelmemesidir. Ayrıca her yapılan işin en iyisi olmak ve en iyi şekilde yapmak gibi bir misyonu olmalı bir gazetecinin. Diğer taraftan insani bir düşünce sistemim var; son 12 yıldır şöyle bir karar aldım; "bugün hayatta son günün, insanlara ona göre davran. Bugün konuştuğun son insan, yediğin son yemek, baktığın son güzellik, duyduğun son güzel söz, söylediğin en son laf" gibi bir düstur edindim. 12 yıldır ben her gün ölüyor ve ertesi gün tekrar diriliyorum. Bu ilkeli bir duruşu ve ilkeli bir şekilde gazetecilik mesleğini icra edebilmeyi getiriyor. 


Belki biz biraz abartıyoruz 30 yıllık bir meslek hayatımız var, diyoruz, ama 25 yıllık bir gazetecilik hayatımız var, kitabımızda da 25 dedik. Bu 25 sene çalışma hayatımda tekzip denilen müessese ile hamd olsun tanışmadım. Hayatımda belki çok yalan söyler, çok ironi yaparım, ama mesleki hayatımda okurumu yanıltıp onları yanlışa sevk edecek, birilerine karşı haksız yere kin, nefret uyandıracak, anarşist duygularını kabartacak şekilde bir uğraşa asla girmedim. Bunun meyvesini de eleştirdiğim insanlarla oturup tartışabilerek ve belki oturup çay içebilerek alıyorum. Ben bir kız çocuğu sahibiyim ve ona da aynı nasihatleri verip aynı ilkelere sahip olması için çabalıyorum. Başarmak zorundayım, Mete Akyol'un dediği gibi; o çocuk için başarmak zorundayım. Ben bir çocuğun hakkını yedim. Her bir mertebe sahibi olan insan birilerinin hakkını yemiştir. Meslek fark etmez. Çünkü etki makamında olan herkes böyledir. Eğer yaşadığınız yerde insanlar dertlerine çözüm bulamıyorsa o memlekette gazeteci kurtarıcıdır.

 

2018 Türk Dünyası Kültür Başkenti Kastamonu. Siz İstanbul'da yaşayan bir Kastamonulusunuz ve İstanbul'da yaşayan hemşehrilerimizin sesi soluğu olan bir gazetede, İstamonu Gazetesinde çalışıyorsunuz. İstanbul'da yaşayan hemşehrilerimiz memleketleri için ne düşünürler? Sizin gözünüzden bu konuya bakabilmemiz mümkün müdür?

 

Kastamonu kendini tanıtan ve kendini tanımlayan bir şehir aslında. Kastamonulu bir kimse kendini tanımadan kentini tanıyamaz; kentini tanımayan, tanıtamaz, tanıtamaz ise emeklerin hepsi boşa gider. Kastamonu 2018 Türk Dünyası Kültür Başkenti ve benim görüşüm sadece Türk dünyasının değil, medeniyet olarak bakıldığında bir çok medeniyetin de baş kenti olmuş bir şehirdir. Ancak Kastamonu tarih ile bağını kesmek zorunda. Bunu söylediğim zaman bana kızıp sen ne diyorsun, diyenler oldu, bana kızdılar da... Ama beni anlamadılar diye düşünüyorum. Ben aslında bunu derken; hiç kimse arkasına bakarak koşamaz, düşersiniz. Kastamonu sürekli düşüyor. Kastamonu çok şey olmak istiyor, ama birşey olmak zorunda, ne olmak istediğine karar vermek zorunda. Aynı anda çok şey olamazsınız, bir şey seçip o konuda iyi olmak gerekmektedir.


Benim çok beğendiğim bir felsefe var; "Hayatta sevmek arzusundaysan bir kişiye, başarmak arzusunda isen bir gerçeğe bağlı olmalısın."

Kastamonu'nun sahibi çok, ama Kastamonu sahip değil hâdim istiyor.
Kastamonu hizmet ister, buraya siz birşey yapacaksınız. Kastamonu'nun küllenmiş medeniyetini, kültürünü, tarihini biraz eşelediğin zaman zaten onun altında aradığınız cevheri bulacaksınız. Ancak biz bunu eşelemek yerine kendimizle uğraşıyoruz. Bu sebeple bu değer çıkarılamadan o kül altında kalmaya devam ediyor.

 

"Derdimiz Kastamonu ise, kişileri bir kenara bırakacağız"


Çünkü kentler de yaşayan organizmalardır ve o organizmalar sen ne verirsen onun karşılığını verir. Sağlıksız beslediğiniz bir yerden sağlıklı sonuç bekleyemezsiniz. Ancak ben biliyorum ki bizde herşey var ve biz bu külleri birazcık kazıyıp o cevhere ulaşacağız.
"Anadolu'nun düştüğü o buhran yıllarında verdiği çabanın karşılığının bu olmadığını herkes biliyor"

 

Özellikle son kitabınızdan da söz etmenizi rica ederek, bu defalık son sözlerinizi alabilir miyiz?

 

"Yetim Evlat Öyküleri" son çıkardığımız kitap. Ben İnebolu'ya Kastamonu'nun yetim evladı diyorum. O kitaptaki öyküler Kastamonu'ya indirgenemez belki ama çıkış noktası Kastamonu. Yetim evlat dememizin sebebi de bu zaten. Değeri bilinmemiş, anlaşılamamış eksik kalmış herşey yetimdir ve Kastamonu da İnebolu da böyledir. Bu kitabımın içerisinde hep yaşanmış hayata dokunmuş hikayeler var. Aslında çok iddialı olacak belki ama; Oğuz Atay'ın Tutunmayanlar'ının hayata nasıl tutunamadıklarını anlatan detaylar aslında bu kitap. Oğuz Atay'ın yarıda bıraktığı serinin devamı, belki çok iddialı ama bunu söylemekte bir sakınca da görmüyorum. Evet belki çok kuramsal ve aşırı kurgu içeriyor gibi gözükse bile, hep hayatın içinden insanlar ve karakterler ve hayata dair tespitler. Yetim evlat Öykülerinde ikinci öykümüz "Kader" ciddi bir tespitle çıkıyor ve diyor ki; her kız annesinin kaderini yaşar. Tıpkı her Kastamonulunun Kastamonu'nun kaderini yaşaması gibi. O hikayedeki kızı deşifre edeyim; O kız, Kastamonu. Kitabın sonları söylenmez ancak sonunda okurların çok şaşıracakları bir olay var ve Yetim Evlat Öykülerinin bu ilk serisi ve Denizin Şairi kitabımızın ismi. Kitapyurdu.com ve diğer kitap satış sitelerinde satışta. Bu serinin ilk kitabı ve yirmi kitaplık bir seri. Bu kitaplarla alakalı bizim hedeflediğimiz birşey var.

"Rıfat Ilgaz da olacak, Oğuz Atay da olacak, tarihi şahsiyetler de olacak." 


"Okuyan bir toplum asla ve asla uyutulamaz"


Birilerinin anlattığı masallar yerine kendi gerçeklerine gidecekler. 
Mayıs ayında bir kitabımız daha çıkıyor, ve  2018'de yayınlanacak inşallah. 

Son olarak insanlar başkentlerine sahip çıksınlar. "Sahip çıkılmayan şehirler erir"

Kaynak: (Haber Merkezi) - Kastamonu İlkhaber Editör: İrfan Salcı
Etiketler: Ben, küçük, bir, kasaba, çocuğuyum,
Diğer Fotoğraflar
Diğer fotoğrafları büyük görüntülemek için üzerini tıklayın.
Ben küçük bir kasaba çocuğuyum
Ben küçük bir kasaba çocuğuyum
Yorumlar
Haber Yazılımı