info @ kastamonuilkhaber.com

Dinin siyasete alet edilmesi, yüz yıldır bitiremediğimiz, karara, kurala bağlayamadığımız tartışmalardan biridir. 

Bu tartışmanın gölgesinde, üzeri ustaca örtülen, sadece Bediüzzaman Hz. lerinin vurguladığı çok daha büyük olan sorun; "siyasetin dinsizliğe alet edilmesi" çabaları idi ama bu konu bizim siyaset, diyanet, ilahiyat camiamızda gündem edilemedi.
Aydınlarımız, akademik çevrelerimiz bu konuya neredeyse hiç değinmediler..

Bu iki tartışma konusu yanında mutlaka konuşulması, tartışılması gereken daha sinsi, daha sistemli başka bir proje daha var aslında. O da; "Dinin dinsizliğe alet edilmesi" çabalarıdır.

Biz, dinin siyasete alet edilmesi meselesini, dindarların siyasetle ilişkilerinin nasıl olması gerektiğini Allah rızası, Allah ve Rasulünün emir ve yasakları üzerinden tartışırken, başka birilerinin aynı tartışmaya tam tersi bir bir bakışla, ölçüyle, niyetle karışıp dindarlara, dini gruplara siyaset karnesi vermeye, ayar vermeye çalışmaları, bu konular üzerinden dindarları bazan şeytanlaştırarak, bazan korkutarak, bazan yanlış yönlere sevkederek kendi dinsizliklerine alan açmaya, müslümanlar arasında çatlaklar, gedikler açmaya, dindarları kendi aralarında uğraştırarak rahat çalışma ortamları oluşturduklarını bu gün görebiliyor olmalıyız.

Müslümanlar olarak, hayatla, siyasetle, devletle, toplumla vb yatay ya da dikey her türlü ilişkilerimizi mutlaka yine İslamın temel esasları olan Kur'an, Sünnet, gibi İslamın temel kaynaklarına, kavram ve kuramlarına göre ayarlarız, ayarlamak zorundayız.

Ancak burada, dışardan birilerinin araya sızma, kendi çıkar ve planları uğruna İslami kutsal ve kuralları kullanma, müslümanları kendi çıkarları uğruna kandırma, yönlendirme ve yönetme gayretleri çok ilginçtir.
Bir örnek vereyim.
Afrika ve Ortadoğu'daki topraklarımıza göz diken, sürekli saldırılarda bulunarak mevzi kazanmak isteyen İngiliz'lere karşı Abdülhamit Han, karşı bir saldıyla cevap verir.
İngilizlerin işgal ettiği Hindistan'da ve işgal etmeye çalıştığı Çin'in bazı bölgelerinde yerel halkı İngilizlere karşı kışkırtır, isyanlar çıkarttırır, çıkmış isyanlara destek verir.
Bu isyanlar İngilizleri korkutur.
O toprakları kaybetmemek için bütün enerjilerini Çin ve Hindistana yoğunlaştırmak zorunda kalınca bir süreliğine İslam coğrafyasıyla uğraşma fırsatı bulamaz..
Osmanlı ve İslam coğrafyası İngiliz tehdidinden kurtulmanın eşiğine gelmişken saldırı başka bir yerden gelmeye başlar.
Misyonerler ve onların etkilemeyi başardığı bazı alimler Abdülhamit Han'a itiraz etmeye başlarlar.
Derler ki,
İslamda ehli kitap olan Yahudi ve Hıristiyanların yeri ayrıdır. Onlar kafirlerden üstündürler. Biz müslümanlar, hıristiyan ve Yahudinin kestiği hayvanın etini yeriz, onların kadınlarıyla evlenebiliriz.
Oysa küfür ehlinin kestiği yenmez, kadınlarıyla evlenilmez.
Peygamberimiz zamanında da Hıristiyan olan Bizans ile ateşe tapan İranlılar arasında yapılan savaşlarda Hıristiyan Bizansın kazanması istenmiş, onlara destek olunmıştur.
Hal böyleyken Sultan Abdülhamit, Kafir olan Çin ile ehli kitap olan İngilizler arasındaki savaşta kafirleri destekleyerek Kur'an ve Sünnete muhalif iş yapıyor diye müthiş bir propagandaya başlarlar..

Büyük resmi, oyunun büyüğünü göremeyen, İngilizin planını bilemeyen, İngilizin dost maskesine kanan, kendilerinin hak, hakikat aşığı olduklarını zanneden iyi kalem ve kelam ehli, büyük bir ihanet tuzağının hazırlayıcısı oldular.
Abdülhamit Han, Çin ve Hint isyancılarına desteği kesmek zorunda kaldı.
Ve yazık ki, kısa süre sonra İngilizler Osmanlı coğrafyasında ara vermek zorunda kaldıkları işgal hareketlerine son sürat devam ettiler..
Kur'an ve Sünnet, basiretsiz ilim ehlinin, kalem ehlinin sayesinde İngilizin İslamı ve müslümanları esir alma, işgal etme, sömürme, yoketme çabalarında en etkin propaganda malzemesi yapıldı yazık ki..

Bu taktik ilk midir?
Sanmıyorum.
Hariciler Hz Ali Efendimize karşı savaşırken dillerinde Kuran ve Sünnet vardı mesela..
Bu mantık, bu taktik, bu silah günümüzde sistematize edilerek daha etkin olarak kullanılıyor diye düşünüyorum.
Mesela, insanları kapitalizmin para tuzaklarına çekmek için 'anneler günü', 'babalar günü', 'öğretmenler günü' vb günleri kutlamak ve kutsamak için Kur'an ve Sünnetteki ana-babalar, öğretmenler hakkındaki tavsiyeler kullanılmıyor, alet edilmiyor mu?
Ne var bunda diyor çoğumuz.
Oysa kapitalizm başlı balına bir din gibi.. Kendi ahlakı var, değerleri var, mutsalları var, özel günleti, bayramları var, önerdiği insan tipi var, toplum tipolojisi var.
İslamın da önerdiği bir hayat, ahlak, ekonomik sistem var, toplum sistemi var. Bu iki sistem birbiriyle taban tabana zıt ama kapitalimz İslamın hakim olduğu coğrafyayı, insanları, değerleri işgal etmek için silah olarak yazık ki en çok İslamın değerlerini kullanıyor.
Yeni bir din gibi iman edilen, kendince hükümler koyan Feminizmi yaymak için de Kuran ve Sünnet kullanılmıyor mu?
Hepsini kasdetmiyorum elbette ama, Feminizm karşıtı ufacık bir itiraz cümlesi kursan, karşına onlarca ayetle, hadisle dikilir pek çok feminist. Bu gün Diyanet, ilahiyatçılar feministlere karşı çok eşliliği savunamaz örneğin. İslamın emrettiği, tavsiye ettiği en azından müsamaha gösterdiği aile hukukunu feministlere karşı savunacak ne siyasetçi, ne ilahiyatçı, ne sosyolog, ne kültür bilimcisi bulamaz, bulsanız da konuşturamazsınız.
Feminizm, İslamın önerdiği aile yapısını yok etmek için yine en çok İslamın kutsal metinlerini kullanır.

İslam toplumunun bağışıklık ve savunma sistemlerini çökertmek, savunma reflekslerini çökertmek için bizim kodlarımızı kullanarak bünyemize sızmaya çabalıyor ve başarıyorlar.

Budizm, Hinduizm gibi inanç olarak bize tamamen uzak, yabancı din ve kültürler de aynı taktiği kullanarak toplum bünyemize sızıyorlar, sinsice saldırıyorlar.
Meditasyona itiraz edeni Kuranla dövecek adamlar var artık.

Bu kirli oyun en çok siyaset sahnesinde kullanılıyor, etkileri en çok ta siyaset sahasında görülüyor.

Genetiğinde dinsizlik olan, dine, dindara düşmanlık olan,
derdi, İslamı toplum hayatından silmek, sindirmek olan bazı siyasiler, dindar gördüğü muhaliflerini yenmek, kaybettirmek için yine dini, dinin kutsallarını, kutsal değerlerini, müslümanı yaralamak, öldürmek için silah olarak, kalkan olarak kullanıyorlar ve başarıyorlar.

"Kazanmak için her yol mübahtır" kuralı islam ve imanın tam zıddı bir inançtır, düşüncedir.
Ama bu fikre canı gönülden inanan bazı siyasiler, kazanmak için en çok dini değerleri kullanırlar, kullanıyorlar.

Kendisi yalan konuşuyor, iftira atıyor, ahlaksızlığın dibine vuruyor, kapalı kapılar arkasında dine dindara demediğini bırakmıyor. Ama ilginçtir ki camiyi, cemaati, ahlakı, dürüstlüğü vb tamamen propaganda malzemesi olarak, dindarların aleyhinde kullanmayı da başarabiliyor.
Kendisi Ebu Cehil ve Ebu Leheblerle, Mekke müşrikleri, Medine münafıkları ile aynı tiyneti taşıdığı, şerde, nifakta, fitnede, zulümde onlarla yarıştığı halde, rakibini hz Ömer gibi olmamakla suçlayabiliyor, itibarsızlaştırabiliyor,
yazık ki insanımız da onların bu tuzaklarına, tatlı dillerine, akıl oyunlarına kanıyor, onların değirmenine su taşıyabiliyorlar..
Sonuçta Hz. Ömer gibi olamayan müslüman, Ebu Cehil gibilere karşı kaybediyor.
Aslında bu konular akademik tezlere konu olmaya layık konular.

Örnekleri çoğaltmak mümkün.
Her birimiz başka başka örnekler bulabiliriz. Çünkü örneği çok.
Mesela Yaşar Nuri, Zekeriya Beyaz tayfası, Fetö ve onlardan cesaret alan, akıl alan başka başka tipler 28 Şubat sürecinde başörtüsü teferruattır, Kur' anda başörtüsü yoktur, örtünme örftür, falan-filan milletlerde kadınlar örtünürdü, rahibeler de örtünürdü, hatta haşa fahileşeler de örtünürdü, gibi demogojik cümleler kurarak milletin kafasını karıştırma,
Kur'an'ın açık bir emrini ayaklar altına alma çabalarında için yine yanlış, eksik mana vererek, çarpıtarak Kur'anı kullanmaları da bu çabalara çok çarpıcı örneklerdi.

Kuran ve Sünnetin çizdiği çerçevede İslam inancını anlatan, savunan, yaşayan, yaşatan, aktaran Ehli Sünnet inancına saldırmak, zayıflatmak hatta yoketmek için kurulup müslümanların içine salınan Vehhabilik ve Kur'niyyun hareketinin İngiliz aklıyla,
bu toplumu diri tutan, ayakta tutan tasavvuf, tarikat, mezhep, Sünneti seniyye gibi tüm güzel değerlerine saldırırken Kur'an-ı Kerimi kullanması da en acı durumdur.
Hint ve Arap coğrafyasında kuran

Kur'anda mezhep var mı, Peygamberimiz hangi mezheptendi diye arslan gibi kükreme taklidi yapan lağam fareleri, tıpkı İngilizin aklı ve diliyle 'Kuranda kafire destek olmak var mı, ehli kitap mı evla kafir mi evla' diyen gibidir..

Ehli Sünnet itikadının sağlam zırhları, kaleleri hükmünde olan hak mezheplere, hak yolda yürüyen tarikat ve cemaatlere karşı, hatta ve hatta Sünnete karşı amansız bir savaş yürütenler, yazık ki bu savaşta yine Kur'anı savaş aleti olarak kullanıyorlar.

Kur'an bir iken bu kadar farklı mezhep, tarikat, cemaat olur mu diye güya Kuran taraftarı gibi görünenler!..
Dünya bir ama,
Yedi kıta, beş okyanus, yüzlerce dağ, ırmak, yüzlerce ova var.
Dört tane mevsim var, onlarca iklim kuşakları var, onlarca değişik bitki örtüsü var..
Her canlının onlarca-yüzlerce türü, her rengin onlarca tonu var.
Bunca farklılık bir olan Allah'ın varlık delili iken, dillerin, renklelerin, ırkların farklı olması, cemaat, tarikat ve mezheplerin farklı olması Allahın varlığına, birliğine zıt olabilir mi? Hak ve hakikate aykırı olabilir mi?
Bir maddenin bile katı, sıvı gaz hali var. Birini kabul etmek diğerini inkarı gerektirir mi?

Dinimizi bozmak, dini değerlerimizi bozmak, dostdoğdu çizgimizi bozmak için, dindarımızı şaşırtmak, sapıtmak için Kuranı silah gibi kullananlara dikkat etmezsek, uyursak, uyarsak, kanarsak yok oluruz..
İngiliz ve misyoner müsteşrik aklına karşı iman nuruyla bakabilen basar ve basiret ehli, irfan ehli, hakikat aşığı nesiller olmak, öylesi nesiller yetiştirmek zorundayız..

Dinimiz, imanımız, değerlerimiz dinsizlerin bize karşı kullandığı silah olmasın..