kastamonuilkhaber @ gmail.com

Arabaları Ilgaz Dağları'nın doruğuna doğru kıvrıla kıvrıla uzanan virajlardan tırmanırken yanında oturan eşi yemyeşil çam ormanlarını hayranlıkla seyrediyordu. Çocuklar ise yol yorgunluğuna dayanamayıp uyumuşlardı.Teypten dalga dalga yayılan müzik kendisini alıp yıllar öncesine götürdü:
Yatılı olarak okudukları Göl Öğretmen Okulu'nda hafta sonunu bütün arkadaşları gibi kendisi de sabırsızlıkla bekler­di. Hafta sonunda şehre gitmek onlar için bir moral kaynağı olurdu.
Yine o hafta sonunda erkenden kalkıp giyindi. Kahvaltısını yaptı. Arkadaşlarıyla birlikte Daday yoluna kadar yürüyerek otobüs beklemeye başladılar. Uzunca bir beklemeden sonra gelen otobüse zorlukla bindiler.
Kastamonu'ya varınca ilk işleri sinemaya giderek bilet al­mak oldu. O yıllarda sinema en büyük eğlenceleriydi. Filmin başlama saatine kadar şehirde gezdiler. Yorulmuş ve acık­mışlardı. Birer simit alarak Nasrullah Şadırvanı'nın yanındaki banklardan birine oturdular. Hem sohbet ediyorlar, hem de filmin başlama saatini bekliyorlardı. Birden şadırvandan su içen iki kızdan birisinin cüzdanını düşürdüğünü gördü. Kız farkına varmamıştı. Cüzdanı yerden alarak kıza uzattı: "Cüz­danınızı düşürdünüz." Kız geri döndüğünde göz göze geldiler. Bir süre sessizce birbirlerine baktılar. Bu kısa süre içinde san­ki yüreğinden bir şeylerin koptuğunu hissetti. Kız: "Teşekkür ederim." diyerek cüzdanını aldı ve arkadaşıyla birlikte uzak­laşıp gittiler.
Sinemada seyrettiği film onu hiç ilgilendirmedi. Sadece o kızı düşünüyor, perdede o iri siyah gözlerden başka bir şey görmüyordu.
O gece ve onu takip eden gecelerde o gözler hep dünyasını doldurdu. “O kız acaba kimdi? Adı neydi? Nerede oturuyor­du?” Bu soruların cevabını bulmaya çalıştı kendi kendine. Ama hiçbir soruya cevap bulamıyordu.
Bir hafta sanki rüyada gibi yaşadı. Ne derslerde öğretmen­lerinin anlattıklarını anladı, ne de arkadaşlarının söyledikleri­ni duydu. Hafta sonunu iple çekti. Belki onu tekrar görebili­rim diye umut ediyordu. Fakat onu ne o hafta sonunda, ne de öbür hafta sonlarında görebildi. Ziraat Okulu'na giden kavak­lı yolda gezerken, etütlerde ders çalışırken, yatakhanede ya­tarken, yemekhanede yemek yerken hep o siyah gözler ken­disini takip ediyordu.
O hiç unutamadığı kız için şiirler yazmaya başladı. Fakat bir türlü yazdıklarını beğenmiyor, kâğıtları yırtıp yırtıp atıyor­du. En sonunda yazdığı bir şiiri beğenir gibi oldu. Dosyasının arasından çıkarttığı pembe bir kâğıda özenerek "Hasret" baş­lığını koyup alt alta mısraları dizmeye başladı:
"Seni arıyorum
Sensiz geçen zamanlarımda,
Acı geliyor, uzak oluşun
Yalnızlığımı hissediyorum,
Dayanamıyorum buna.
Sensiz her şey boş geliyor,
Alay ediyor, anlamıyorlar beni,
Bir anlatabilsem
Belki sen anlayacaksın beni."

Şiirin altına yine adını, soyadını yazarak imzaladı. Kâğıdı özenle katlayarak arasına şiir defterindeki baharda toplayıp kuruttuğu çiğdemlerden koydu. Daha sonra kâğıdı bir zarfa yerleştirdi. Bu zarfı bir gün onu bularak vereceğine dair yemin etti.
Günler haftalar birbirini kovaladı. Nihayet her son sınıf öğrencisi gibi onlar da staj için köye gittiler. İki aylık staj sü­resince Daday'ın bu şirin köyünün okulunda ilk öğretmenlik tecrübesini kazandı. Köyü, köylüleri yakından tanıma fırsatını buldu. Anadolu'nun bu güzel, yemyeşil köşesinde çok güzel günler geçirdi. Sadece akşam olup da gaz lâmbasının zayıf, titrek ışığı odayı aydınlatmaya başladığında gönlüne bir hüzün doluyor, rüyalarında hep o siyah gözleri görüyordu.
Staj bitince tekrar okula döndüler. Artık mezuniyetlerine az bir zaman kalmıştı. Bir gün edebiyat öğretmenleri: "Çocuklar yarın sizleri Kastamonu'ya Kız Öğretmen Okulu son sınıf öğ­rencilerinin hazırladıkları veda programına götüreceğim. He­piniz hazır olun" dedi.
Ertesi gün Halk Eğitim Merkezi Salonu'nu dolduran bütün arkadaşları zevkli dakikalar yaşadılar. Seyrettikleri, dinledik­leri her şeyi hararetle alkışlıyorlardı. Sunuculuk yapan kız; "Birkaç ay sonra hepimiz yurdun değişik köşelerine öğretmen olarak gideceğiz. Fakat hepimiz Kastamonu'yu bazı özellik­leriyle hiçbir zaman unutmayacağız. Şimdi sizlere işte bu unutamayacağımız güzelliklerden birisinin şiirini sunuyoruz. Arkadaşımı Nasrullah Şadırvanı başlıklı şiirini okumak üzere huzurunuza davet ediyorum."

Mikrofona gelen kız şiirini okumaya başladı:
"Sabah güneş doğmadan 
Bizi çağırır ezan
Müminler sana koşar 
Çağla çağla şadırvan.


Bizlerdeki kinleri
Ruhlardaki kirleri
Temizler gönülleri
Çağla çağla şadırvan."

Kız şiiri okumaya devam ederken birden göz göze geldiler. Aman Allah'ım, bu, oydu. Hayal mi görüyorum diye gözleri­ni ovuşturdu. Kendini çimdikledi. Hayır, hayal değildi, bu oy­du. Elim hızla çarpan göğsünün üstüne koyarak aylardır cüz­danının arasında taşıdığı şiiri göğsüne bastırdı.
Kızın şiiri okumasını bitirmesiyle birlikte kulise çıkarak beklemeye başladı. Bir süre sonra aylardır görmek için çır­pındığı o simsiyah gözler karşısındaydı. "Tebrik ederim. Çok güzel okudunuz. Kabul ederseniz ben de size bir şiir takdim etmek istiyorum." diyerek zarfı uzattı. Kız gülümseyerek zarfı aldı ve yine aylarca önce olduğu gibi "Teşekkür ederim." di­yerek uzaklaştı.
Yanında oturan eşi: "Soğuksu diye bir yer vardı. Hani ağa­cın içinden buz gibi su akan. Orada durup bir su içelim." de­yince daldığı yıllar öncesine ait o tatlı rüyadan uyandı, "Olur." diyebildi. Fakat dağdan iniş bitmesine rağmen Soğuksu'yu bulamadılar. Demek ki geçmişten bir yaprak kopup gitmişti.
Yolun sol tarafında "Şehit Bacı Piknik Yeri" diye bir tabelâ gördüler. Eşi: "Haydi çocuklar uyanın Kastamonu'ya geliyo­ruz" diyerek çocukları uyandırdı. Bir süre sonra şehre girdiler. Hepsi de çay boyunca ilerleyen arabadan merakla çevreyi seyrediyorlardı. Eşi: "Arabayı okulun önüne park edelim. Okulumu da görmüş olurum." dedi. Fakat Soğuksu gibi "Kız Öğretmen Okulu" tabelâsı da kaybolup gitmişti. Üzerinde "Defterdarlık" yazan binaya hüzünle baktılar.
Cumhuriyet Meydanı'na yeni yapılmış olan Atatürk ve Şe­rife Bacı Anıtı'nı hayranlıkla seyrettiler. Çocuklara Şerife Bacı'nın hikâyesini anlattı. Anıtta hep birlikte ailece hatıra fotoğrafı çektiler.
Nasrullah Meydanı'nın çehresinin hayli değişmiş olduğunu gördüler. "Haydi çocuklar elinizi yüzünüzü bir yıkayın. Bir su için bakalım." diyerek şadırvana doğru ilerledi. Nasrullah Şadırvanı'ndan akan sudan kana kana içip şadırvanın yanındaki banka oturdular. Yıllar önce bu bankta otururken cüzdanını düşürdüğünü gördüğü, aylarca rüyalarını meşgul eden o sim­siyah gözlü kız, şimdi yıllar sonra eşi olarak yanında oturu­yordu Nasrullah Şadırvanı'ndan çağıl çağıl akan suyu hep bir­likte çocuklarıyla birlikte seyrediyorlardı. Eşine dönerek: "Boşuna dememişler Nasrullah'ın suyu adamı çeker diye. Bak yıllar sonra yine aynı sudan içmek nasipmiş." Eşi: "Elbette" diyerek ilk defa okulun veda programında okuduğu şiirin bir dörtlüğünü okumaya başladı:

"Şöyle söylerler bazen:
Bir kez içen bu sudan,
Kırk yıl ayrılmaz burdan,
Çağla çağla şadırvan."

Şadırvan'dan akıp giden ve yüzyıllardır söylenen içli bir şarkıyı andıran suyun sesini ruhları ürpererek bir kere daha dinlediler…(1)

------------------------------------------------------------------------------------------------
(1) Siz Hiç Kastamonu'yu Gördünüz mü? / Mehmet SAYAN
Kastamonu Belediye Başkanlığı Yayını