Yazı Detayı
06 Aralık 2018 - Perşembe 10:49
 
Çağın Oyunu 'Deizm'
Mehmet Ali BULUT
mabulut@gmail.com
 
 

 

Türkiye, son on yıldır siyasi tartışmalarla oyalanırken alttan alta gelişen, etkilerini yeni yeni hmeye başladığımız bir dip sarsıntıyla uykudan uyanmaya başladı!

 

Ülkemiz için bu dip kırılmalarını tetikleyen yeni bir oyun ya da eski oyunların güncel versiyonudur “Deizm”.

 

Elbette ki gençlerin deizme kaymasında tarihsel sebepler de vardır ama son dönemdeki deistlerin ekseriyetle Müslüman ailelerden çıkması, tüm toplumu ciddi düşündürmelidir.  

 

Deizm, batılın hedef seçtiği ülkemizde bazı kesimler için yeni bir durum olabilir ama dinler tarihi veya insanlık açısından çok da yeni bir şey değildir.

 

Deizm, insanlık var edildiği zamandan bu yana süregelen ve kıyamete kadar devam edecek hak-bâtıl savaşında bâtılın belli aralıklarla ısıtıp genç dimağlara sunduğu bir zehir, inanç karşıtlığı ya da inkârcılığın bir türüdür!

 

Kur’an deizm de dâhil inkârcılığın her türlüsünün insanlık içerisinde var olacağını öngörmüştür:“Söz sabit oldu ki insanların ekseriyeti (tüm delillere rağmen) inanmayacaktır.” (Yasin, 7)

 

İnsanlığın çoğunluğu, kendisine verilen akıl nimetini kullanamayacak ve bunun niçin verildiğini algılayamayacaktır. (Tabii İblisi de unutmamak gerekir. O da bütün imkânlarıyla insanları, bu akıl nimetiyle kendilerine takdir edilen kemale ermemeleri için kışkırtıp duruyor!)

 

Elbette ki, bu yazgı, neticede insanın bir seçimidir. Yani “Allah onların inanmasını istemedi.” diyemeyiz; insanlar kendileri bu yolu tercih ettiler. Çünkü Kitap (yani bir yaratıcının var olduğunu her diri akla gösteren Kâinat kitabı), düşünebilen insanın okuması için önüne açık olarak konulmuştur. Aklını doğru kullanmasını bilen herkes evrendeki düzeni, ihtişamı, şefkati, merhameti görür ve bunun tesadüf olmayacağını bilir. Bu kadar muhteşem bir yapıyı bile algılamakta zorluk çeken ve zihni bu muazzam eseri tesadüfe bağlayacak kadar basit olan birinin, inanmaması veya inkâra sapması, Yaratıcı açısından sadece malzemenin, yani eşyanın bu ihtişamı algılamadaki kabiliyetsizliğinden ibarettir!

 

Allah her baharda küçük bir ağaç dalına bile binlerce çiçek takar, bunların bir kısmı tozlaşır ve meyveye durur. Ama ancak üç dört tanesi dalda kalıp gerçek anlamda meyve olur. Gerçek olgunluğuna erişmiş ve dalda kalmış iki olgun şeftali, yaradılış açısından daldan dökülen binlerce meyve hoppağından daha kıymetlidir. Ağaç, bu iki meyveyi dahi verebilmişse binlerce çiçeğin ve özü tutmamış yüzlerce meyvenin kaybı, kayıp sayılmaz.

 

Dolayısıyla deistlik, teistlik, ateistlik gibi insanlığın karşısına her dönemde başka başka adlarla çıkarılan inkârcılık usulleri, İblisin hokkabazlıklarındandır. Elimizdeki Kitap (Kur’an), dinin gerçekleri ve evrendeki yasalar haktır; bilimseldir ve üçü de birbiriyle uyumludur.

 

Peki, bu deist olan gençlerin gerekçeleri ve tutundukları dal nedir?

 

Kur’an, Hz. Musa’nın (a.s.)  adamlarının ve Hz. İbrahim’in (a.s.); “Allah’ım! Bizi zalimlere/inkârcılara fitne yapma…” diye Rablerine yalvardığını söylüyor. Bunu mealler genellikle “Ey Rabbimiz! Bizi kâfirlerin/ zalimlerin insafına bırakma/zulmüne uğratma!” diye tercüme etmişler ama fitne kelimesinin kökeninde “karşı tarafı azıtma” da olduğu için, biz bu ayeti, “Allahım! Bizi kâfirlerin ve zalimlerin daha da azmasına vesile kılma!” şeklinde de anlayabiliriz!  

 

Evet, maalesef bugün birçok kimsenin aklı, mevcut dindarların tavır ve tutumları yüzünden karışmış! Dindar olduğunu iddia edenlerin sergiledikleri akıl dışı ve din dışı tutarsız hâllerinden dolayı özellikle gençler, dinlere ve daha sonra da kitaplara ve peygamberlere karşı şüpheye düşmüşler. Ama bu, işin bir yönüdür.

 

İnkârcılığı ve tanrı tanımazlığı, sadece dindarların yanlış hareketlerine isnat etmek doğru değildir ve deizme bir gerekçe sayılamaz. İnkârcılık bir tercihtir ve çoğu defa da heva ve hevesini aklından üstün tutmakla açığa çıkar. Metnin başında da işaret ettiğim gibi tanrı tanımazlık ve dinsizlik, dinle beraber, eş zamanlı var olagelmiştir. Biz dinin, Hz. Âdem (a.s.) ile insanlığın gündemine girdiğini görüyoruz. İnkâr ve ret ise onun oğlu Kabil ile başlıyor. Kabil, evet zahirde Habil’e kızdığı için cinayet işlemiştir ama niyetindeki inkarcılık sebebiyle Tanrının seçimini reddetti. Kabil-Habil seremonisi, aynı olayın, bir insanda inkâra, ötekinde ise tasdike yol açtığını gösteren iyi bir örnektir.

 

Dolayısıyla inkârcıların, teistlerin, ateistlerin veya -en azından Türk toplumu için nev-zuhur olan- deistlerin, “Biz, dindarların kötü hâllerinden dolayı dinsiz olduk.” demesi doğru bir izah değildir.

 

Dinlerin tamamı aynı kaynaktan çıkmıştır ve ilahidir. Kültür dediğimiz umdelerin tamamı da yine öncelikle dinin ilkelerinden çıkmış; zaman içinde çarpıtılarak yerleşmiş kurallar ve gelişmeler bütünüdür. Din hiçbir zaman insana “kötü” diye niteleneni tavsiye etmemiştir. Esasında din olmasaydı insan “kötü” ve “iyi” nitelemesini bile yapamayacaktı. Çünkü akıl, iyiyi ve kötüyü bilme aracı değildir. İnsandaki iyiyi ve kötüyü tefrik eden iz’andır; o da iman ve inanç kaynaklıdır.

 

İnsanın kendi başına iyiyi ve kötüyü bilmesi mümkün değildir. Dolayısıyla bir deistin kendisini iyi yere oturtması bile ancak dinin daha önce bildirdiği doğrular üzerinden olabilir. Yalan ve doğru, ahlaklı ve ahlaksız, bencil ve fedakâr…. Hep dinin nitelemeleridir. Din olmasaydı, insan neyi inkâr edeceğini veya neyi yok sayacağını da bilemezdi.

 

Öyleyse inkâr veya tanrısızlık, başlı başına bir değer/ yargı değildir. Tanrısızlık dahi varlığını Tanrıya borçludur.  

 

İnsanlığın tanrılardan ve onlara isnat edilen uydurmalardan çok çektiği konusunda ben de sizinle hemfikirim. İnsanların kendi sanrılarıyla var ettikleri korkularını ve hayranlıklarını tanrı bilmeleri, insanlığın en az tanrısızlık kadar büyük bir ahmaklığıdır ama bu bir vakıadır. Akıl dışılığı bahane edip dini eleştirenleri Kur’an, aklını kullanmaya çağırıyor. Tanrılardan rahatsız olanlar İslam’ın tevhid kelimesine baksınlar. Allah da insanı önce kendi oluşturduğu tanrıları reddetmeye çağırıyor. Çünkü insanlığın başına ne gelmişse o tanrılardan ve onlar adına uydurulan şeylerden gelmiştir.

 

Bu bozulma tüm dinler ve toplumlar için gerçektir ve olmuştur. Ama din hakikati itibariyle tektir ve aynıdır. Her toplumda kendini yenileyip sürdürmüştür ve her seferinde de toplum onu bozarak kendi heva ve hevesine uydurmuş; kendi indinde tanrılar var etmiştir. Allah da usanmadan ve bıkmadan rahmetinin eseri olarak dini insanlar için tekrar tekrar yenilemiştir. Din tektir. İnsanların kendilerini Şintoist, Şamanist, Budist, Zerdüşt, Yahudi, Hristiyan, Müslüman… diye nitelemeleri insanın sorunudur, dinin değil. Din insana, kendini doğru yere konuşlandırması açısından Rabbi tarafından kendi içlerinden seçilen elçiler yoluyla rehberlik etmesi için gönderilmiştir. Bu vesileyle insana yaratılış maksadına uygun ilkeleri tekrar hatırlatılmıştır.

 

Din, hiçbir varlığa ve insana –peygamberler dâhil- mabudiyet noktasında kutsiyet vermemiştir. Tapınmak ve yüceltmek açısından peygamberle bir taş aynıdır. Ancak insanın, hakikati kavramadaki vasıtalara hak ettiği miktarda saygı göstermesi de tabiatının gereğidir. Peygamber, ilahi mesajı taşıyan güvenilir elçidir. Bu yönüyle hürmete ve saygıya lâyıktır. Ama insanlar bununla kalmamışlar; başta Budha gibi şahsiyetlere ve Hz. İsa gibi elçilere tanrı muamelesi yapmışlardır. Sonra da bu yargıları başlarına bela olmuştur. İslam’da da bazı meselelerin ve fenomenlerin kendi mahiyetlerinden taşırıldıkları bir gerçektir. İnsanların bunlara tepki duymaya hakları vardır elbet. Ama akıllı bir insan bunları bahane ederek, âlemi yaratıcısızlıkla ve tesadüfle itham edemez. Çünkü bu, imkân dâhilinde değildir. Varlığı, var eden olmaksızın düşünmek aklın butlanıdır. Bir hezeyandır. Gerçek akıl sahibi, diğer insanların yaptıkları hezeyanlara bakarak kendisi de hezeyana düşmez. Dindarlar kötüdür diyorsan sen işin esasına uygun davranarak iyinin numunesi ol. “Ben daha da kötü olacağım!” demek abesle iştigaldir, insana yakışmaz.

 

İyi olması umulan birinin kötülüğüne bakıp, “Aslında iyilik yoktur!” demek insan aklı için ne hazin bir alçalma! İblis bile insana bunu layık görmez ama insan kendisine layık görüyor...  Kimi dindarlar birtakım tavırlarında kötü olduğuna göre “din kötüdür” veya “din uydurmadır” demek basitliktir! Ben, kendisine akıl bahşedilen insana yakıştıramıyorum bu yaklaşımı!

 

Cehennemi beğenmeyip de dinden uzak duranlara bir sır vereyim mi? İnanın insanlığın çoğunluğu cehenneme gitmeye bile değer olmayabilir. Rüşeymi olmayan hoppağın daldan düşüp toprağa karıldığı gibi böyleleri de belki toprağa karılıp varlık sahnesinden silinecek. “Allah dilediğini siler, dilediğini de yerinde bırakır; ana kitap onun katındadır.” (Ra’d Suresi, 39). Din her vakitte o dine mensup olanların uydurmalarını ve yakıştırmalarını tashih etmek için gönderilmiştir.  

 

Din yokken insan da yoktu. Var olan insan da insan sayılmıyordu. “Gerçek şu ki, insanın yaratılış tarihinde onun henüz anılan bir şey olmadığı bir dönem gelip geçmiştir.” (Dehr/İnsan suresi, 1)

 

Din, insanı anılır bir varlık haline getirdi ve yaratıcıya muhatap kıldı. Fakat bazıları insanın bu yüksek makama çıkarılmasını hazmedemedi. Başta İblis. O da insanlar arasında bir yığın aveneyi bularak kendine râm etti. “Sen bu yüceliğe ve manaya layık değilsin!” dedirtti.

 

Hani beylik bir deyiş var ya: “Marka olmak zordur ama marka kalmak daha da zordur.”diye.

 

İnsanlık da böyle bir süreçten geçiyor. Hasbelkader insan olmuş bir yığın insan, insan kalmayı sürdürmekte zorlanıyor. Biyolojik anlamda bir hayvan olan insanın, nefsin her arzusunun önüne sürüldüğü şu çetin süreçte, insan olduğu için yapamadığı bazı şeyleri yapabilmek için üzerindeki yüce değerlerden kurtulmak istiyor. O yüzden de yüce olan değerleri reddediyor. “Deizm” tam da böyle bir şey galiba!

 

 (Devam edecek)

 
Etiketler: Çağın, Oyunu, 'Deizm',
Yorumlar
Haber Yazılımı